Sosyal Bilimlerin Kurumsallaşması ve Gelişimi: Kapsamlı Bir Değerlendirme



Sosyal bilimlerin 19. yüzyıldan itibaren gelişimi, Avrupa'nın teknolojik ilerlemeleri ve sömürgecilik faaliyetleri ile yakından ilişkilidir. Avrupa'nın diğer medeniyetler üzerindeki hâkimiyeti arttıkça, doğu medeniyetlerini inceleyen Oryantalist çalışmalar da önem kazandı. Bu çalışmalar, başlangıçta kiliseye bağlı olarak misyonerlik faaliyetlerine destek amaçlı yürütülürken, zamanla üniversitelerde akademik bir disiplin olarak yer edinmeye başladı. Ancak Oryantalist çalışmalar, Avrupa’nın kendi tarihini ele aldığı klasik çalışmalarla aynı şekilde ele alınmadı. Klasik çalışmalar, Avrupa'nın kökenini ve tarihsel gelişimini bir bütün olarak değerlendirirken, Oryantalist çalışmalar doğu medeniyetlerini durağan, değişmeyen ve moderniteye ulaşamayan yapılar olarak gördü. Bu farklı yaklaşım, sosyal bilimlerin kurumsallaşma sürecinde Batı-merkezci bir anlayışın şekillenmesine yol açtı.

Klasik çalışmaların edebi yönü, üniversite müfredatına giren Oryantalist çalışmalar için de bir temel oluşturdu. Ancak Oryantalist bilim insanları, modern sosyal bilimlerin zaman içinde gelişen bilimsel yaklaşımını benimsemekten kaçındılar. Onlar için önemli olan, Doğu medeniyetlerinin tarihsel süreçlerini incelemekten ziyade, onların kültürel değerlerini ve metinlerini anlamaktı. Bu nedenle, Oryantalizm büyük ölçüde beşeri bilimlere dâhil oldu ve modern bilimsel yöntemlerden uzak kaldı. Ancak, Çin, Hindistan ve Pers gibi medeniyetlerle ilgili bilgi üreten tek akademik alan olması nedeniyle sosyal bilimlerin gelişiminde dolaylı da olsa önemli bir rol oynadı.

Sosyal bilimlerin gelişimi sırasında bazı disiplinler, temel bilim dalları arasına girmekte zorlandı. Coğrafya, bu alanlardan biridir. Coğrafya, hem doğa bilimleriyle hem de sosyal bilimlerle bağlantılı olduğu için akademik kategorilere tam olarak uyum sağlayamadı. 19. yüzyılda özellikle Alman üniversitelerinde yeniden yapılanarak modern bir disiplin hâline gelmesine rağmen, sosyal bilimler içinde tam anlamıyla kabul görmedi. Bunun sonucunda, coğrafyanın sosyal bilimler içindeki yeri zayıf kaldı ve zamanla tarih disiplininin bir alt dalı gibi algılanmaya başlandı. Bu durum, sosyal bilimlerin mekânsal boyutları ihmal etmesine neden oldu. O dönemde sosyal bilimciler, mekânı yalnızca bir olayların gerçekleştiği pasif bir zemin olarak görerek, süreçlerin zamansal boyutuna daha fazla odaklandılar.

Psikoloji de sosyal bilimlerin içinde tam anlamıyla kendine yer bulamayan bir başka alan oldu. Psikoloji, felsefeden ayrılarak bilimsel bir disiplin hâline gelmeye çalıştı, ancak esas olarak tıp alanıyla ilişkilendirildi. Pozitivist bilim anlayışı, psikolojinin yalnızca fizyolojik ve kimyasal süreçlerle açıklanabileceği fikrini öne çıkardı. Bu nedenle psikoloji, sosyal bilimlerden çok doğal bilimlere yakın bir alan olarak görüldü ve birçok üniversitede sosyal bilim fakültelerinden ayrılarak doğa bilimleri fakültelerine dâhil edildi. Sosyal psikoloji gibi bireyi toplum içinde inceleyen alt dallar ise, tam anlamıyla bağımsız bir disiplin hâline gelemedi ve çoğunlukla sosyoloji içinde yer aldı. Freud’un psikanalitik teorileri psikolojiyi bir sosyal bilim hâline getirebilecek nitelikte olmasına rağmen, tıp kökenli olması ve akademik kurumlar yerine bağımsız enstitüler içinde gelişmesi nedeniyle üniversitelerde tam anlamıyla kabul görmedi.

Hukuk çalışmaları da sosyal bilimler içinde bağımsız bir bilim dalı olarak kurumsallaşmadı. Bunun temel nedeni, hukukun üniversitelerde zaten bağımsız bir fakülte olarak var olması ve temel işlevinin avukat yetiştirmek olmasıydı. Nomotetik sosyal bilimciler, hukuku fazla normatif ve ampirik araştırmalardan uzak buldular. Siyaset bilimi, hukuktan ayrılarak siyasi davranışları ve yönetim sistemlerini daha soyut ve evrensel kurallar çerçevesinde analiz etmeye yöneldi. Bu ayrışma, hukukun sosyal bilimler içinde değil, meslek eğitimi veren bir alan olarak kabul edilmesine yol açtı.

Sosyal bilimlerin gelişimi, aynı zamanda Avrupa’nın küresel hâkimiyetini meşrulaştırma çabaları ile de yakından bağlantılıydı. 19. yüzyılın sonunda, Avrupa’nın dünya üzerindeki egemenliği birçok akademik tartışmanın merkezinde yer aldı. Bu süreçte, Batı medeniyetinin ilerlemesinin nedenleri araştırılırken, diğer medeniyetlerin neden moderniteye ulaşamadığı sorusu da önemli bir konu hâline geldi. Bu tartışmalar sırasında Darwin’in evrim teorisi sosyal bilimlere uyarlanarak, “en güçlü olanın ayakta kalması” fikri sosyal teoriye dâhil edildi. Bu düşünce, Avrupa’nın üstünlüğünü meşrulaştıran bir araç olarak kullanıldı ve sosyal bilimlerin Batı merkezli bir yapıya bürünmesine yol açtı. 20. yüzyılda, iki dünya savaşı bu ilerlemeci ve Avrupa-merkezli bakış açısına ciddi darbeler vurdu. Bunun sonucunda, tarih, antropoloji ve coğrafya gibi disiplinler evrenselci yaklaşımlardan uzaklaşıp daha sınırlı ve özel alanlara yöneldi. Buna karşılık, sosyoloji, ekonomi ve siyaset bilimi, devlet merkezli yaklaşımlarını pekiştirerek sosyal bilimlerin temel disiplinleri hâline geldi.

1850 ile 1945 yılları arasında sosyal bilimler, üniversitelerde kürsüler ve bölümler kurularak, akademik dergiler ve meslek örgütleri oluşturularak kurumsallaştı. Her disiplin, kendisini diğerlerinden ayıran özellikleri belirlemeye çalıştı. Tarihçiler, arşiv belgeleri ve metinleri inceleyerek geçmişi yorumlayan bir yöntem geliştirdi. Antropologlar, Batı dışındaki toplumların sosyal yapısını analiz ederek onların kültürel sistemlerinin rasyonel temelleri olduğunu gösterdi. Oryantalistler, Doğu medeniyetlerine ait metinleri inceleyerek dünya dinleri kavramını oluşturdu. Nomotetik sosyal bilimciler ise insan davranışını yöneten genel yasaları bulmaya çalışarak, teorik çerçeveler oluşturdu ve ampirik verilerle desteklenen analiz yöntemleri geliştirdi.

Ekonomistler, piyasaların işleyişini açıklarken “ceteris paribus” varsayımını kullanarak diğer değişkenleri göz ardı eden bir yaklaşım benimsedi. Siyaset bilimciler, resmi yönetim yapılarıyla ilgilenerek devletin rolünü analiz etti. Sosyologlar ise ekonomik ve siyasi faktörlerin dışında, toplumsal yapıları ve sosyal etkileşimleri inceleyen bir alan inşa etti. 1945’e gelindiğinde, sosyal bilimler büyük ölçüde kurumsallaşmış, disiplinlerarası sınırlar belirlenmiş ve bu alanlar akademik dünyada kabul görmüş durumdaydı.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal bilimciler, akademik disiplinlerin katı sınırlarını aşan yeni yöntemler geliştirmeye başladılar. Bu durum, sosyal bilimlerin resmi organizasyonu ile pratikteki uygulamalar arasındaki farkın giderek büyümesine neden oldu. 20. yüzyılın ikinci yarısında sosyal bilimlerin gelişimi, disiplinler arası yaklaşımların artması ve yeni metodolojilerin ortaya çıkmasıyla farklı bir yön kazandı. Böylece, sosyal bilimler kendilerini yeniden tanımlama sürecine girdi.

(Open the Social Sciences  R e p o r t o ft h e  Gulbenkian Commission  on theRestructuringofthe  SocialSciences, s.23-33.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Orta Çağ’da Çeviri Hareketleri ve Bilgi Dolaşımı

Tarihi Belgelerde Volkanik Patlamalar

Sosyal Teori, Yöntem ve Nesnellik Üzerine Bir Değerlendirme