İmparatora Karşı Kral: Ortaçağ'da Egemenlik Hakkı
Fransız krallığının Orta Çağ'da Kutsal Roma İmparatorluğu karşısındaki konumuna ilişkin hukukî ve siyasî tartışmalar, hem imparatorluk hukukçuları hem de Fransız hukukçu ve siyasal yazarlar nezdinde çok katmanlı ve çetin bir entelektüel mücadelenin konusunu teşkil eder. Bu çerçevede, imparatorluk hukukçuları, imparatorun tüm yeryüzüne egemen olan evrensel bir hükümdar olduğunu iddia ederken, Fransız hukukçular ve siyaset kuramcıları, Fransa kralının yalnızca fiilen değil, aynı zamanda hukuken de bağımsız ve egemen olduğunu öne sürmüşlerdir. Söz konusu tartışmalar, imparatorluk ile Fransa arasında şekillenen siyasî otorite ilişkisini hem kavramsal hem de pratik düzeyde sorgulamaya açmıştır.
İmparatorluk kanadında öne çıkan hukukçular, özellikle Cynus, Paulus Castrensis, Bartolus, Baldus gibi isimler, imparatoru “dominus mundi”, yani dünyanın efendisi olarak tanımlamış ve bu evrensel egemenliğin yalnızca de facto değil, aynı zamanda de jure olduğunu iddia etmişlerdir. Cynus, imparatoru “dünyanın efendisi” olarak tanımlarken, bu otoritenin papalık makamının ruhani otoritesine denk bir şekilde dünyevî olduğunu savunur. Ona göre, her ne kadar bazı hükümdarlar fiilen bağımsız gibi davranıyor olsa da, bu onların hukuken bağımsız oldukları anlamına gelmez. Cynus, bu tür hükümdarlara yalnızca "de facto" statü tanır; onların bağımsızlık iddiaları, hukukî bir dayanak taşımamaktadır. Bu yaklaşım, Paulus Castrensis'te de kendini gösterir. Bartolus ise, sıklıkla ulusal egemenlik doktrininin kurucusu olarak değerlendirilmesine karşın, “imperium fuit prostratum” diyerek imparatorluk düzeninin çöküşüyle yaşanan kargaşanın kaynağını, halkların fiilen imparatora itaat etmemesine bağlar; ancak o da bu durumun yalnızca “de facto” olduğunu, “de jure” imparatorun hâlâ dünyanın efendisi olduğunu savunur. Hatta daha da ileri giderek, imparatorun evrensel hükümdarlığını inkâr eden kişileri “heretik” olarak tanımlar. Baldus ise benzer bir çizgiyi izleyerek, imparatorun evrensel egemenliğini inkâr etmenin "kutsala hakaret" anlamına geldiğini belirtir ve “imperator est dominus universalis” diyerek, imparatorun tüm yeryüzü üzerinde doğal bir egemenlik hakkına sahip olduğunu ifade eder.
Buna karşılık olarak, Fransa tarafında gelişen hukukî düşünce, başlangıçta daha temkinli ve sınırlı olmakla birlikte zamanla açık ve güçlü bir egemenlik söylemine evrilmiştir. Marsilyalı Johannes Blancus ve Petrus de Bellapertica gibi azınlık görüşünü temsil eden erken dönem Fransız hukukçuları, Fransa kralının imparatora hukuken tâbi olduğunu kabul etmekle birlikte, bu tâbiyetin yalnızca teorik düzeyde kaldığını, pratikte ise bir bağlayıcılığı olmadığını öne sürerler. Petrus de Bellapertica'nın özellikle “de facto” ve “de jure” ayrımını kullanmak yerine “non sunt subjecti” ifadesini tercih etmesi, bu yaklaşımın emperyal otoriteye yönelik örtük bir eleştiriyi içerdiğini gösterir. O, imparatorun bazı krallara yasa göndermemesini, bu kralların imparatoru tanımamasına değil, bizzat imparatorun onları buna layık görmemesine bağlayarak, sorumluluğu imparatora yükler. Bu bakış açısı, egemenlik ilişkilerinin yalnızca tanınma üzerinden değil, aynı zamanda karşılıklı niyet ve irade çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret eder.
Zamanla, Fransız düşüncesinde imparatora karşı daha kararlı bir bağımsızlık söylemi şekillenmiştir. Bu söylemin temel kaynaklarından biri, Papa III. Innocentius’un Per Venerabilem adlı ünlü kararında yer almaktadır. Bu kararda, Fransa kralının hiçbir dünyevî otoriteye tâbi olmadığı açıkça belirtilmiştir. Hukukî egemenliğe ilişkin bu iddia, daha sonra Andreas de Isernia ve Oldradus de Ponte gibi hukukçuların sistematik kuramlarına zemin hazırlamıştır. Papa IV. Innocentius ise bu çizgiyi daha da ileriye taşıyarak, Fransa kralının yalnızca fiilen değil, hukuken de imparatora tâbi olmadığını ilan eder. Özellikle Decretales yorumunda, bazılarına göre Fransa kralı hukuken imparatora tâbidir derken, kendisinin tam aksi görüşte olduğunu belirtmesi, Fransa’ya tam anlamıyla bağımsız bir hukukî statü tanıdığını göstermektedir.
Bu düşünce Guido de Baysio tarafından da desteklenmiş, o da her kralın kendi ülkesinde imparatorla aynı yetkilere sahip olduğunu savunmuştur. “Regnum suum” içinde kral, tıpkı imparator gibi genel yargı yetkisini kullanır. Guilelmus Durandus, bu düşünceyi daha da netleştirerek “rex Franciae est princeps in regno suo” ifadesiyle, Fransa kralının kendi ülkesindeki mutlak otoritesini vurgular. Durandus’a göre, Fransız kralına karşı ayaklanan bir baron, majestelerine karşı suç işlemiş olur; bu da Fransa kralının bir "majestas" yani yüce egemenlik makamı olduğunu ortaya koyar. Temyiz meselesinde de, Durandus, Fransız mahkemesinden çıkan kararların imparatorluk mahkemelerine taşınamayacağını belirtmiş, böylece Fransa’nın yargı açısından da mutlak egemenliğe sahip olduğunu savunmuştur.
Fransa kralı IX. Louis’nin 1254’teki bir beyanı da bu yaklaşımı destekler. Kral, Roma hukukunun Fransa’da uygulanmasının, bir zorunluluktan değil, eski gelenekleri değiştirmek istemeyişinden kaynaklandığını ifade eder. Bu açıkça kralın kendisini imparatora bağlı hissetmediğini göstermektedir. 1259 tarihli bir olayda, bir baronun Fransa kralına karşı suç işlediği gerekçesiyle cezalandırılması, Fransa’da majestelerine karşı işlenen suçun (crimen laesae majestatis) kral düzeyinde de geçerli olduğunu gösterir. Bu düşünceyi Jean de Blanot ve Johannes Faber gibi hukukçular da desteklemiş, kralın kendi ülkesinde yüce otorite olduğunu vurgulamışlardır. Faber, meşrulaştırma yetkisinin sadece bağımsız krallara ait olduğunu belirtmiş ve imparatorun yetkisinin yalnızca kendisine itaat edilen bölgelerde geçerli olduğunu ileri sürmüştür. Bu, egemenlik hakkının tarihsel süreklilik ve fiilî egemenlik (preskriptif hak) ile meşrulaştırılabileceği iddiasını da beraberinde getirmiştir.
Bu süreçte, Petrus Jacobi gibi düşünürler Fransa ile imparatorluk arasında doğrudan bir tâbiyet ilişkisi değil, federatif bir bağın var olduğunu iddia etmişlerdir. Fransa krallığının imparatorlukla federasyon halinde olduğunu, ancak ona tâbi olmadığını öne sürmüşlerdir. Bazı düşünürler ise, “francus” kelimesinin kökeninden yola çıkarak Fransızların imparatorluktan bağımsız (özgür) bir halk olduğunu iddia etmişlerdir. Ne var ki, bu düşünceler genellikle sadece Fransa’nın bağımsızlığını ilan etmekle yetinmiş, bu iddiaların tarihsel veya kuramsal temellerini derinlemesine sorgulamamışlardır.
Ancak, 14. yüzyılın başlarında Fransız siyasal yazarlarının kaleme aldığı eserlerde bu bağımsızlık iddiaları daha güçlü sosyo-politik gerekçelerle desteklenmiş, egemenliğin yalnızca hukukî değil, toplumsal ve tarihsel temellere dayandığı öne sürülmüştür. Bu yazılar, Fransız egemenliğini sırf imparatorluk karşıtlığı üzerinden değil, kendi iç siyasî düzeni ve tarihsel meşruiyeti çerçevesinde temellendirmeye çalışmışlardır. Bu da Fransız egemenlik düşüncesinin yalnızca reaktif değil, aynı zamanda kurucu bir nitelik kazandığını göstermektedir.
Sonuç olarak, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun evrensel egemenlik iddiasına karşı geliştirilen Fransız egemenlik teorileri, zamanla kendi başına bir devlet felsefesi doğurmuş, mutlakiyetçi düşüncenin temelini atmış ve modern egemenlik teorilerine giden yolu açmıştır.
VII. Heinrich ile Napoli Kralı Robert arasında yaşanan hukuki ve siyasi mücadele
Orta Çağ siyasal düşüncesinde evrensel iktidar fikrinin çöküşü ve egemen krallık anlayışının yükselişi, özellikle VII. Heinrich ile Napoli Kralı Robert arasında yaşanan hukuki ve siyasi mücadele üzerinden gözlemlenebilecek tarihsel bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde geliştirilen argümanlar, yalnızca bir hükümdarın yetki alanını belirlemekle kalmamış, aynı zamanda egemenlik kavramının şekillenmesinde temel taşları oluşturmuştur. Söz konusu süreçte, hukukçuların ve dinî otoritelerin müdahaleleriyle, evrensel imparatorluk idealinin yerini, belirli coğrafi sınırlar içinde mutlak yetkiye sahip, bağımsız krallar fikri almıştır. Bu bağlamda en dikkate değer katkılar, özellikle güney İtalya'da faaliyet gösteren hukukçular, özellikle de Andreas de Isernia ve Oldradus de Ponte gibi figürlerden gelmiştir.
Andreas de Isernia'nın siyasi düşüncesi, kralların egemenliğini tanımlamakta yeni bir zemin kurmuş ve imparatorlukla krallık arasındaki hiyerarşik yapıyı kökten sorgulamıştır. Ona göre, krallar, kendi krallıkları içinde tam anlamıyla bağımsız ve üstün otoriteye sahip hükümdarlardır. Bu sebeple, bu tür “özgür krallar” (reges liberi), imparatora değil, Tanrı’ya hesap verirler ve hiçbir dünyevi güce tâbi değildirler. Roma İmparatorluğu’nun tarihsel olarak silah gücüyle genişlediğini ve bu yayılmanın adalet değil, zorbalık temelinde gerçekleştiğini belirten Andreas, Roma hukukunun ve imparatorluk geleneğinin bu temelsiz geçmiş üzerine bina edildiğini savunmuştur. Kralların imparatorluk hukukuna itaat etmeleri, yalnızca o yasaların makul olduğu durumlarda mümkündür; aksi takdirde bu, imparatorluk otoritesine boyun eğmek anlamına gelmez. Dolayısıyla, kral kendi ülkesinde emperyal otoriteye eşdeğer bir iktidar sahibidir: “Rex est monarcha in regno suo.”
Bu görüşleri daha da sistematikleştiren ve teorik bir temele oturtan Oldradus de Ponte, papalık kuriasının danışmanı olarak görev yapmış ve özellikle Clement V'in Napoli Kralı Robert’e yönelik imparatorluk suçlamalarını reddetmesinde fikri zemin hazırlamıştır. Oldradus, imparatorun evrensel bir egemenlik iddiasını reddederek, onun yetkisinin yalnızca “imperial district” olarak tanımlanan coğrafi alanla sınırlı olduğunu ileri sürmüştür. Bu sınırların ötesinde, imparatorun hiçbir yargı yetkisi bulunmamaktadır. Robert’in çağrıldığı mahkeme geçersizdir çünkü imparator, onun üzerinde bir otoriteye sahip değildir. Oldradus’un bu görüşleri, imparatorun “crimen laesae majestatis” yani majeste ihlali suçu çerçevesinde bir başka kralı yargılayamayacağını vurgular. Zira bu suçun oluşması için, suç işleyen kişinin daha yüksek bir otoriteye karşı gelmiş olması gerekir. Ancak eğer iki hükümdar egemen ise ve eşit düzeydeki siyasi varlıklar olarak kabul ediliyorsa, aralarındaki anlaşmazlık, hukukî değil siyasal bir çatışmadır.
Oldradus’un “De Majoritate et Obedientia” adlı eseri, bu egemenlik tartışmasının hem zirvesi hem de kapanış noktasıdır. Eserde, imparatorluk otoritesinin ilahi ya da doğal hukukla desteklenip desteklenemeyeceği sorusu, hem hukuki hem de teolojik argümanlarla ele alınır. Eski Ahit ve Yeni Ahit’te imparatorluk fikrine dair bir delil bulunmadığını belirten Oldradus, Tanrı'nın sadece kralları meşrulaştırdığını, imparatorluk gibi dünya çapında bir egemenliğin ne kutsal kitaplarla ne de doğal hukukla temellendirilemeyeceğini belirtir. Roma halkının imparatorluk yetkisini devrettiği iddia edilen Lex Regia’nın geçerliliğini de sorgular; zira Roma halkı, zaten meşru bir egemenlik hakkına sahip değildi ki bunu başkasına aktarabilmiş olsun. Roma’nın diğer halklara hükmetmesi, ancak şiddet ve gasp yoluyla gerçekleşmiştir ve böyle bir gasp, ne doğrudan Tanrı tarafından onaylanmış ne de zamanla meşrulaşmış olabilir. Dolayısıyla, imparatorluk yetkileri ne ilahi, ne doğal, ne de tarihsel olarak haklı gösterilebilir.
Kilise’nin, imparatorluğu Yunanlılardan Almanlara aktardığı Translatio Imperii süreci de Oldradus tarafından sadece deklaratif bir işlem olarak değerlendirilir; yani bu, yalnızca bir durum tespitidir ve yeni bir yetki yaratmaz. Bu değerlendirme, kilisenin bile imparatorluk üzerindeki etkisinin sınırlı olduğunu gösterir. Dahası, Oldradus, Roma hukukunun evrenselliği fikrine de karşı çıkar; ona göre her devletin kendine özgü bir “jus civile”si vardır. Bu yaklaşım, modern anlamda devletlerin bağımsız ve egemen hukuk düzenleri olduğu düşüncesine erken bir katkı sunar. İspanyol ve Fransız hukuklarının örnek verilmesi, her bir krallığın kendi iç hukuku ile yönetildiğini ve bu hukukun o devletin egemenliğini temsil ettiğini ifade eder.
Bu düşünsel zeminde değerlendirildiğinde, VII. Heinrich’in Robert’e yönelik suçlamaları sadece tarihsel değil, aynı zamanda teorik olarak da geçersiz kalır. Clement V’in, Robert hakkında verilen Pisa kararını iptal eden Pastoralis cura adlı fermanı, Andreas ve Oldradus’un görüşlerinin somut bir yansımasıdır. Papalık, bu olayda yalnızca kendi feodal yetki alanını korumakla kalmamış, aynı zamanda imparatorluk evrenselliğine dayalı bir dünya düzeni fikrinin sona erdiğini de ilan etmiştir. Bu fermanla birlikte, imparatorun başka krallar üzerinde yargı yetkisi kullanamayacağı ilkesi somutlaşmış, krallıkların bağımsızlığı tescillenmiştir.
Bu süreç, sadece bir yargı krizinden ibaret değildir; aynı zamanda Batı siyasal düşüncesinde egemenlik ilkesinin oluşumu ve merkezî imparatorluk idealinin çözülüşünü temsil eder. İmparatorluk teorisinin hukuki ve teolojik temelleri, tarihsel gerçeklikle çelişmiş; imparatorluk kavramı, Dante gibi idealist zihinlerde yaşamaya devam etse de, siyasal ve hukuki düzlemde geçerliliğini yitirmiştir. Nihayetinde, VII. Heinrich’in evrensel egemenlik arzusu, yalnızca kendi sonunu hazırlamakla kalmamış, aynı zamanda modern devlet anlayışının doğuşuna giden yolu açan teorik temellerin inşasına da istemeden katkıda bulunmuştur.
- The Development of the Medieval Idea of Sovereignty Author(s): Walter Ullmann, ss. 1-13
Yorumlar
Yorum Gönder