Roma Sonrası Avrupa’da Kimlik, Etnisite ve Toplumsal Yapı
Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte Avrupa coğrafyasında çeşitli "Halef Devletler" ortaya çıkmıştır. Bu krallıkların, geleneksel olarak Vizigotlar, Ostrogotlar, Franklar, Lombardlar ve Anglosaksonlar gibi belirli Cermen halklarının istilaları sonucu kurulduğu düşünülmüştür. Jordanes, Tours’lu Gregorius, Bede ve Paul the Deacon gibi erken Orta Çağ tarihçileri, bu grupları köklü geçmişe sahip etnik bütünlükler olarak tasvir etmiş, Roma topraklarına yerleşip kendi isimleriyle anılan krallıklar kurduklarını ileri sürmüşlerdir. Bu metinler yüzyıllar boyunca ulusal tarihlerin temel kaynakları olarak değerlendirilmiş ve Avrupa’nın "yeni halklar" tarafından yönetildiği algısını pekiştirmiştir.
Ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren bu anlatılar eleştirel bir gözle incelenmeye başlanmıştır. Patrick Sims-Williams, Bede gibi yazarların kendi dönemlerindeki siyasi yapıyı geçmişe yansıtarak kurgusal anlatılar oluşturduğunu savunmuştur. Daha radikal bir yaklaşım ise Walter Goffart’tan gelmiştir. Goffart, bu metinleri edebi ve ideolojik yapılar olarak değerlendirmiş, anlatılan etnik kimliklerin tarihsel bir gerçeklikten ziyade, sonradan üretilmiş kurgular olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, etnogenez (etnik kimliklerin oluşum süreci) kavramını öne çıkararak, eski etnisite teorilerinin — örneğin az sayıda elit grubun geniş halk kitlelerine kendi kimliğini dayattığını savunan Traditionskern teorisinin — geçerliliğini sorgulamıştır.
Bu metinler dışında kalan veriler de kimliğin ve aidiyetin inşasına dair önemli ipuçları sunar. Halef Devletlerin yöneticileri, genellikle Cermen isimleri taşımakta; ancak hangi dili konuştukları çoğunlukla bilinmemektedir. Anglo-Sakson İngiltere dışında, yazılı belgeler Latince kaleme alınmıştır. Göçmenlerin dillerinin birkaç kuşak içinde kaybolduğu anlaşılmaktadır. Hukuk alanı ise kimliğin inşasında temel bir rol oynamıştır. Wergild gibi terimler, kişinin toplumsal değerini belirleyen, suç veya yaralanma durumunda ödenecek tazminatı hesaplamada kullanılan, Cermen kökenli hukuk kavramlarıdır.
Bir kişinin belirli bir halkın yasaları uyarınca yaşadığının belirtilmesi, onun o halkla özdeşleştiğini gösterebiliyordu. Örneğin, kuzey İspanya’da Vizigot yasaları 13. yüzyıla kadar uygulanmış, güney İtalya’da Norman dönemine dek insanlar “Lombard” olarak anılmıştır. Hukuki kimlik, bu bağlamda pragmatik bir etnisite biçimi yaratmış ve yüzyıllar boyunca sürmüştür.
Kültürel uyum, adlandırma pratiklerinde ve dış görünümde de gözlemlenmektedir. Romalı isimlere sahip ebeveynler çocuklarına Cermen isimleri verebilmekte, ya da karışık isimler kullanılabilmekteydi. Giysi, saç şekli ve süs eşyaları gibi unsurlar, yöneticilerle özdeşleşmeyi gösterebilir. Ancak modern arkeologlar, kişisel süslemeleri doğrudan etnisite göstergesi olarak değerlendirmenin yanıltıcı olabileceğini vurgulamaktadır. Chris Wickham’ın ifadesiyle, "Mezara Lombard broşuyla gömülen biri, ne kadar Lombardsa, Bradford’da Toyota’sı olan biri de o kadar Japon’dur."
İngiltere’de asimilasyon daha da derinleşmiş, yerli halk Anglosakson dili ve kültürünü benimsemiştir. Bu durum, Roma sonrası Avrupa’da geniş çaplı dil değişiminin yaşandığı nadir örneklerden biridir. Kıta Avrupa’sında ise Latin kökenli lehçeler, zamanla Roman dillere evrilmiş; fakat Latin geleneği korunmuştur. Bu fark, göçmen ve yerli nüfusun oranına dair tartışmaları beraberinde getirmiştir: Kıta’da barbar yöneticilerin, yerli halk karşısında azınlık olduğu; İngiltere’de ise göçmenlerin sayıca baskın hâle geldiği öne sürülmektedir.
Kimlik tartışmaları büyük ölçüde fethedenlerle yerliler arasındaki ilişkiye odaklanmış; fakat toplumsal kimlik —özellikle özgürlük, kölelik ve soyluluk gibi kavramlar— daha az incelenmiştir. Marksist tarih anlayışı, köleliğin sona ermesiyle birlikte serfliğin yükseldiğini ve bu dönüşümün Antik Çağ’ı sona erdirdiğini ileri sürmüştür. Servus terimi, hem klasik dönemde köleyi hem de Orta Çağ’da belirli haklara sahip ama özgürlüğü sınırlı serfleri tanımlamakta kullanılmıştır. Marc Bloch, bu dönüşümün yavaş ve evrimsel olduğunu savunurken; Pierre Dockès, sınıf mücadelesiyle köleliğin ani biçimde sona erdiğini iddia etmiştir.
Barbar hukukunda, özgür ile özgür olmayan arasındaki ayrım keskin biçimde tanımlanmıştır. Ancak Alice Rio’nun çalışmaları, bu ayrımın uygulamada daha esnek olduğunu göstermiştir. Örneğin, yasa dışı kabul edilmesine rağmen özgür bireylerin özgür olmayanlarla evlenebildiği durumlar olmuştur. Bu da sosyal kimliğin katı ve değişmez değil, zaman zaman esnek ve müzakereye açık olduğunu gösterir.
Toplumun üst kesimlerinde, “soyluluk” ise hukuki değil, niteliksel bir kavram olarak belirir. "İllustrious", "noble", "most excellent" gibi sıfatlarla tanımlanan bu grup, kont, dük veya iudex gibi görev temelli unvanlara sahiptir. Bazı tarihçiler, Halef Devletlerde görev temelli bir hizmet aristokrasisi ortaya çıktığını savunurken; bazıları, bu makamların önceden var olan bir kan aristokrasisine ait olduğunu iddia etmiştir. Bu tartışma özellikle 1970’lerde, Almanca akademik yazında yoğunlaşmıştır. Daha yakın dönem araştırmalarında ise Guy Halsall, arkeolojik veriler ışığında, soylu bir sınıfın 6. ve 7. yüzyıl dönümünde, uzun bir sosyal tabakalaşma ve rekabet sürecinin ardından ortaya çıktığını öne sürmüştür.
Sonuç olarak, Roma sonrası Avrupa’da kimlik sabit ya da biyolojik değil; hukuk, kültür, siyaset, dil ve toplumsal statü gibi değişkenler çerçevesinde şekillenen, inşa edilen ve yeniden müzakere edilen bir olgudur. Barbar halklar ve onların kurdukları krallıklar, sanıldığının aksine yekpare etnik topluluklar değil; karmaşık, melez ve değişken yapılarla şekillenmiş tarihsel oluşumlardır.
Yorumlar
Yorum Gönder