Roma Emperyalizminin Kurumsal Temelleri ve Anadolu’da Eyalet Sisteminin Gelişimi: Cumhuriyet'ten Geç Antik Çağ'a Bir Dönüşüm Analizi
Roma Emperyalizminin Kurumsal Temelleri ve Anadolu’da Eyalet Sisteminin Gelişimi: Cumhuriyet'ten Geç Antik Çağ'a Bir Dönüşüm Analizi
Roma Cumhuriyeti’nin İtalya yarımadası sınırlarını aşarak Akdeniz havzasında, özellikle de zengin ve köklü bir geçmişe sahip olan Doğu Akdeniz ve Anadolu coğrafyasında hegemonik bir güce dönüşmesi, dünya tarihinin en karmaşık siyasi ve idari süreçlerinden biridir. Bu süreç, salt lejyonların savaş meydanlarındaki taktiksel üstünlüğüyle veya parlak generallerin askeri dehasıyla açıklanamaz. Roma emperyalizmi, fethedilen toprakların idare edilmesine yönelik pragmatik, çoğu zaman duruma göre şekillenen, değişken ve yerine göre oldukça acımasız bir idari mekanizmanın inşa sürecidir. MÖ 3. yüzyılda Birinci Pön Savaşı ile denizaşırı topraklara (Sicilya ve Sardinya) adım atan Roma, zamanla "eyalet" (provincia) sistemini geliştirerek, birbirinden tamamen farklı dilleri, kültürleri ve ekonomik yapıları barındıran devasa bir coğrafyayı yönetme refleksini kazanmıştır.
Özellikle Anadolu özelinde ele alındığında, bu sistemin merkezden dikte edilen, homojen ve monolitik bir yapı olmadığı; aksine yerel krallıkların, aşiretlerin, tapınak devletlerinin, coğrafi engellerin ve yerel Helenistik elitlerin dinamiklerinin harmanlandığı, sürekli müzakere edilen bir süreç olduğu görülmektedir (Magie, 1950). Bu bağlamda Roma eyalet sistemi, Cumhuriyet döneminde ağır bir sömürü ve yozlaşma krizine girmiş, Erken İmparatorluk (Principatus) dönemiyle kısmi bir rasyonelleşme ve kurumsallaşma yaşamış, Geç Antik Çağ'da ise askeri ve ekonomik krizlerin baskısıyla devasa, hantal ve baskıcı bir bürokratik makineye dönüşmüştür.
1. Bir Kavramın ve Zihniyetin Dönüşümü: Yetki Alanından Topraksal İdareye "Provincia"
Roma idari terminolojisinin en temel yapıtaşı olan ve günümüz dillerine "province/eyalet" olarak geçen provincia kavramı, kökeni itibarıyla coğrafi veya idari bir sınır ifade etmemekteydi. Etimolojik ve tarihsel olarak bu kavram, imperium (en üst düzey emretme ve yargılama) yetkisine sahip bir devlet görevlisinin (genellikle bir konsül veya praetor'un) yetki, görev ve sorumluluk alanını belirtmek için kullanılırdı. J. S. Richardson (1976), Roman Provincial Administration adlı eserinde bu erken dönem esnekliğini şu şekilde vurgular: Bir magistratın provincia'sı, İtalya sınırları içindeki bir isyanı bastırmak, belirli bir orman yolunun güvenliğini sağlamak veya donanmaya komuta etmek olabilirdi. Yani provincia, bir toprak parçası değil, bir "görev tanımı" idi. Roma idari sisteminin temeli olan provincia terimi, başlangıçta coğrafi bir bölgeden ziyade yüksek bir memura (umumiyetle askeri manada) verilen bir görevi ifade ediyordu. Erken dönemlerde bir magistratın provincia’sı; bir ordu, belirli bir İtalik kavmi veya donanma komutanlığı olarak tayin edilebiliyordu. Hatta Roma devlet hazinesi (Aerarium) bir quaestor’un, adli işler ise bir praetor’un provincia’sı (provincia urbana) olarak tanımlanmıştır. Roma'nın ilk eyaleti İtalya'da değil, Sicilya adasında kurulmuş; İtalya yarımadasının hiçbir bölgesi hiçbir zaman bir Roma eyaleti olarak düzenlenmemiştir. Zamanla bu terim, yüksek memurun iş ve aksiyon sahasını, başka bir deyimle Roma’ya tabi olan sahaları ifade etmeye başlamıştır.
Ancak Roma'nın ufku İtalya'nın dışına genişledikçe ve denizaşırı topraklarda kalıcı bir askeri varlık ile düzenli vergi gelirine (savaş masraflarını karşılamak için) ihtiyaç duyuldukça, bu kavramın içi de şekil değiştirmeye başlamıştır. Bir magistrata belirli bir denizaşırı bölgede (örneğin Sicilya'da veya İspanya'da) ordulara komuta etme ve yargı yetkisi verildiğinde, zamanla o fiziki bölge doğrudan o yöneticinin provincia'sı olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönüşüm Roma emperyalizminin en kritik kırılma noktalarından biridir; zira yetki alanının "topraksallaşması", o topraklar üzerinde yaşayan halkların, kaynakların ve yerel ekonomilerin doğrudan Roma magistratlarının kişisel inisiyatifine ve imperium gücünün insafına bırakılması anlamına geliyordu (Richardson, 1976). MÖ 227'de Sicilya ve Sardinya'nın kalıcı olarak praetor'lara atanmasıyla coğrafi bir kimlik kazanan eyalet kavramı, idari bir terim olarak kalıcılaşmış ve hukuki bir zemine oturmuştur.
Hukuki Çerçeve: Lex Provinciae ve Formula Provinciae
A. W. Lintott (1993), Imperium Romanum: Politics and Administration adlı eserinde, eyalet yönetiminin sadece kılıç gücüyle değil, detaylı bir hukuki altyapıyla da şekillendiğini detaylandırır. Bir bölge fethedildiğinde veya diplomatik yollarla ilhak edildiğinde, muzaffer general ve Roma Senatosu'ndan gelen on kişilik bir komisyon (decemviri) tarafından bir lex provinciae (eyalet kanunu) hazırlanırdı. Bu temel anayasal yasa, eyaletin vergi sistemini, yargı bölgelerini (conventus) ve en önemlisi bölgedeki yerel toplulukların statülerini belirlerdi.
Bu çerçevenin en önemli belgesi formula provinciae idi. Roma, fethettiği devasa coğrafyaları yönetmek için yeterli bir bürokrasiye sahip değildi; bu yüzden "böl ve yönet" (divide et impera) ilkesini idari bir sisteme dönüştürdü. Formula, eyaletteki şehirleri kategorilere ayırırdı:
• Civitates foederatae: Roma ile resmi bir anlaşması olan, özerk müttefik şehirler.
• Civitates liberae et immunes: Roma'ya sadakatleri nedeniyle vergiden muaf tutulan ve kendi kanunlarıyla yargılanan "özgür" şehirler.
• Civitates stipendiariae: Doğrudan savaşta yenilmiş veya boyun eğmiş, vergi ödemekle yükümlü şehirler. (Eyaletlerin büyük çoğunluğunu bunlar oluştururdu).
Lintott'un (1993) da altını çizdiği gibi, Roma’nın eyaletlere bakış açısı, modern anlamda bir devlet hizmeti (eğitim, sağlık, eşitlik) veya bayındırlık faaliyeti götürmekten ziyade, "en az maliyetle (minimum bürokrasi) en yüksek güvenlik ve geliri elde etme" prensibine dayanıyordu. Yerel yönetimler asayişi sağladığı ve vergiyi zamanında ödediği sürece, Roma valisi onların iç işlerine karışmazdı. Ancak bu "ilgisizlik" ve esneklik, Cumhuriyet'in son yüzyılında sistemin korkunç bir yozlaşma döngüsüne girmesine zemin hazırlamıştır.
2. Cumhuriyet Dönemi Yozlaşma Dinamikleri ve Sömürü Çarkı
Roma Senatosu, eyaletlere gönderdiği valilerin (proconsul veya propraetor) görev sürelerini genellikle bir yıl ile sınırlandırırdı. Ancak bu kısa süre, valinin eyaleti tanıması, adil bir idare kurması için yeterli değildi; aksine, valilerin eyaletleri çoğu zaman siyasi kariyerleri için bir sıçrama tahtası ve Roma'daki yozlaşmış seçim kampanyalarında biriken devasa borçlarını ödemek için birer "yağma alanı" olarak görmelerine neden oldu. Vali, eyaletinde mutlak bir güce (imperium) sahipti ve bir diktatör gibi davranabilirdi.
"Publicani" Şirketleri ve Kurumsal Sömürü
Cumhuriyet dönemi Roma eyalet sistemini anlamak için, E. Badian'ın (1972) Publicans and Sinners: Private Enterprise in the Service of the Roman Republic adlı eserinde mükemmel bir şekilde analiz ettiği publicani (vergi mültezimleri) sınıfını merkeze almak zorundayız. Roma devleti, modern anlamda bir Maliye Bakanlığına veya profesyonel vergi tahsildarlarına sahip değildi. Devletin ihtiyacı olan devasa fonları toplamak ve askerleri beslemek için vergi toplama işi "özelleştirilmişti".
Societates publicanorum adı verilen yapılar, Antik Çağ'ın anonim şirketleri gibi çalışıyordu. Genellikle Atlı Sınıfına (Equites) mensup zengin Romalı kapitalistlerin kurduğu bu şirketler, ihalelere girerek bir eyaletin (örneğin Asia eyaletinin) ondalık veya sabit vergisini devlete peşin olarak (veya teminatla) ödemeyi taahhüt ederlerdi. Devlet parasını peşin alıp riski ortadan kaldırırken, publicani şirketleri eyalete gidip verdikleri paranın katbekat fazlasını zorbalıkla yerel halktan çıkarırlardı (Badian, 1972).
Badian'ın vurguladığı en önemli nokta, bu şirketlerin sadece vergi toplamakla kalmayıp, eyaletlerdeki finansal hayatı tamamen ele geçirmeleridir. Madenlerin işletilmesi, liman gümrüklerinin (portoria) alınması ve en önemlisi "tefecilik" bu şirketlerin elindeydi. Şehirler ağır vergileri ödeyebilmek için yine bu şirketlerden veya Romalı senatörlerden fahiş faizlerle (bazen %48'e varan oranlarda) borç almak zorunda kalıyorlardı. Borç batağına sürüklenen kentler, sanat eserlerini satıyor, kamu binalarını ipotek ediyor ve en trajik olanı, ödeme yapamayan özgür yerel halk borç kölesi olarak satılıyordu.
Valiler ve publicani arasındaki ilişki genellikle bir "suç ortaklığı" idi. Vali, vergi toplayıcılarının zorbalıklarına göz yumar ve gerektiğinde askerlerini tahsilat için şirketlerin emrine verirdi. Karşılığında publicani şirketleri, valinin yasa dışı yollardan elde ettiği serveti aklamasına yardım eder ve Roma'ya döndüğünde onun siyasi nüfuzunu desteklerdi (Badian, 1972). Cicero'nun Sicilya Valisi Verres'e karşı yazdığı söylevler bu mekanizmayı ifşa etse de, bu sadece buzdağının görünen kısmıydı ve asıl büyük felaketler Doğu'da, özellikle Anadolu'da yaşanıyordu.
3. Anadolu'nun Eyaletleşme Süreci: Diplomasi, Kan ve Yapay Sınırlar
Anadolu’nun Roma eyalet sistemine entegrasyonu, İspanya veya Galya gibi sadece kılıç zoruyla değil, diplomasi, vasiyetler ve karmaşık yerel çatışmaların bir sonucunda gerçekleşmiştir. D. Magie (1950), Roman Rule in Asia Minor adlı anıtsal eserinde Roma'nın Anadolu'da baştan beri sistematik ve emperyal bir planı olmadığını, aksine olayların içine sürüklenerek pragmatik kararlar aldığını belirtir. Anadolu’daki Roma eyalet sisteminin kuruluşu, Batı'daki askeri fetihlerden farklı olarak büyük oranda "vasiyetname" (miras) yoluyla gerçekleşmiştir (Kaya, 2005). İlk eyalet olan Asia, MÖ 133'te Pergamon Kralı III. Attalos'un krallığını ve hazinesini Roma halkına miras bırakmasıyla kurulmuştur. Benzer şekilde Bithynia eyaleti, MÖ 75 (veya 74) yılında Kral IV. Nikomedes'in; Galatia eyaleti ise MÖ 25 yılında son kral Amyntas'ın krallıklarını vasiyetle Roma'ya bırakması üzerine inşa edilmiştir. Eyalet sınırları belirlenirken, yerini aldığı krallığın sınırlarıyla birebir örtüşmesi önemsenen bir ölçüt değildi. Örneğin, M. Aquilius Asia eyaletini organize ederken bazı bölgeleri (Phrygia gibi) Roma'ya sadık kalan yerel krallara paylaştırmıştır (Kaya, 2005).
Asia Eyaleti ve Sömürünün Tetiklediği İsyan: Ephesos Vespers
Anadolu'daki ilk Roma eyaleti olan Asia, askeri bir fetihle değil, diplomatik bir mirasla kuruldu. MÖ 133 yılında Pergamon (Bergama) Kralı III. Attalos, varisi olmadığı için krallığını Roma devletine miras bıraktı. Roma, bu muazzam zenginliğe sahip bölgeyi devralmakta başlangıçta isteksiz ve yavaş davrandı. Ancak Aristonikos adlı bir isyancının köleleri ve fakir halkı ("Güneşin Vatandaşları" - Heliopolitai) etrafında toplayarak başlattığı büyük ayaklanma, Roma'yı bölgeye ordu göndermeye mecbur bıraktı. İsyan MÖ 129'da kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra Asia eyaleti resmen kuruldu.
Asia eyaleti, yukarıda anlatılan publicani sömürüsünün odak noktası haline geldi. Anadolu'nun zengin Helenistik şehirleri (Ephesos, Pergamon, Smyrna) birkaç on yıl içinde tefecilerin ve mültezimlerin elinde ekonomik yıkıma sürüklendi. Bu ağır tahribat, Pontus Kralı VI. Mithridates'in Roma'ya karşı başlattığı büyük işgalin ve isyanın temel psikolojik zeminini oluşturdu. MÖ 88'de Mithridates, Anadolu'ya girdiğinde bir kurtarıcı olarak karşılandı. Onun gizli emriyle, aynı gün içinde Anadolu'nun çeşitli kentlerinde (Ephesos başta olmak üzere) 80.000 civarında Romalı ve İtalyan vergi mültezimi, tüccar ve aileleri yerel halk tarafından katledildi. Tarihe "Ephesos Vespers" veya "Asiatik Vespers" olarak geçen bu olay, yerel halkın Roma sömürüsüne duyduğu büyük nefretin kanlı bir tezahürüydü (Magie, 1950).
Pompeius'un Yeniden Düzenlemesi ve "Zorunlu Kentleşme"
Mithridates Savaşları'nın ardından, Romalı general Pompeius Magnus'un MÖ 60'larda Doğu'da gerçekleştirdiği büyük yeniden düzenleme, Anadolu'nun ve Ortadoğu'nun siyasi haritasını kökünden değiştirmiştir. Pompeius, Bithynia et Pontus, Cilicia (Kilikya) ve Syria (Suriye) gibi yeni eyaletleri kurmuş, sınırları yeniden çizmiştir.
Burada A. H. M. Jones'un (1998) The Cities of the Eastern Roman Provinces adlı eserindeki analizleri devreye girer. Jones'a göre, Pompeius ve onu takip eden Romalı yöneticiler sınırları çizerken eski krallıkların veya etnik grupların kültürel bütünlüğünü dikkate almamıştır. Roma idaresinin temeli "şehir" (polis / civitas) konseptine dayanıyordu. Roma vergi toplamak, adalet dağıtmak ve asayişi sağlamak için yerel konseyleri (boule/curia) olan şehirleri muhatap almak zorundaydı.
Ancak İyonya gibi batı kıyılarında yüksek kentleşme varken, Anadolu'nun iç kesimlerinde (Galatia, Kappadokia, Pontus'un içleri) nüfus köylerde, aşiret yapılarında veya büyük tapınak devletlerinde (örneğin Komana tapınağı) yaşıyordu. Jones (1998), Roma'nın bu bölgeleri yönetebilmek için büyük bir idari mühendisliğe giriştiğini belirtir. Pompeius ve daha sonra Augustus, geniş köy bölgelerini ve tapınak arazilerini birleştirerek yapay şehirler (politeia) kurdular (örneğin Pompeiopolis, Megalopolis). "Zorunlu kentleşme" (forced urbanization) olarak adlandırılabilecek bu süreç, Anadolu'nun iç kısımlarının Helenleştirilmesini ve Romalılaştırılmasını hızlandırmış, idari standardizasyonu sağlamıştır.
4. Modern Perspektif: "The Province Strikes Back" ve Yerel Müzakere
Geleneksel tarih yazımı, eyaletleri sadece merkezin kararlarının uygulandığı pasif alanlar olarak görür. Ancak B. Forsén ve G. Salmeri (2008), The Province Strikes Back: Imperial Dynamics in the Eastern Mediterranean adlı çalışmalarında bu pasifize edilmiş Doğu imajına karşı çıkarlar. Onlara göre Anadolu, hiçbir zaman Roma'nın tek tip bir yönetim dayatabildiği homojen bir idari blok olmamıştır.
Roma emperyalizmi, yerel elitlerin işbirliği olmadan varlığını sürdüremezdi. Zengin yerel tüccarlar, toprak ağaları, Yunan retorikçiler ve rahipler, Roma gücünü kabullenirken aynı zamanda bu gücü kendi yerel rakiplerine karşı bir silah olarak kullanmışlardır. Roma valisi eyalete geldiğinde, yerel elitler ona yaranmak, şehirlerine vergi muafiyeti koparmak veya düşman komşu şehre karşı avantaj sağlamak için elçilik heyetleri gönderirlerdi. Forsén ve Salmeri, yerel kültürlerin (örneğin Galatların Kelt kimliğinin veya Friglerin yerel dillerinin) Roma baskısı altında hemen yok olmadığını, aksine Roma formlarıyla kaynaşarak hibrit kimlikler oluşturduğunu vurgular. Yerel elitler imparatorluk kültü (Neokoros) rahipliklerini üstlenerek hem Roma'ya sadakatlerini kanıtlıyor hem de kendi toplumlarındaki iktidarlarını meşrulaştırıyorlardı. Yani eyalet sistemi tek taraflı bir dikta değil, sürekli devam eden bir "müzakere" ve asimetrik bir güç ilişkisi ağıydı.
5. Principatus Dönemi: Sistemin Rasyonelleşmesi ve Kurumsallaşma
Cumhuriyet döneminin getirdiği yıkım, iç savaşlar ve kaos, MÖ 27'de Augustus’un Principatus (İmparatorluk) rejimini kurmasıyla sona ermiştir. Augustus, devletin çöküşünün en büyük nedenlerinden birinin denetimsiz valiler ve yağmacı mültezimler olduğunu görerek eyalet sisteminde radikal bir reformasyona gitmiştir.
Augustus, eyaletleri siyasi ve askeri durumlarına göre ikiye ayırdı:
1. İmparator Eyaletleri (Provinciae Caesaris): Sınır güvenliği riski taşıyan, henüz tam itaat altına alınmamış ve en önemlisi Roma lejyonlarının büyük kısmının konuşlandırıldığı eyaletler (Anadolu'da örneğin Galatia, daha sonra Kappadokia). Augustus, bu bölgeleri doğrudan kendi denetimine aldı ve buralara kendi adına yönetecek, profesyonel asker-bürokratlar olan legatus Augusti pro praetore unvanlı yöneticiler atadı. İmparatorluk döneminde eyaletler "Senato" ve "İmparator" eyaletleri olarak ikiye ayrılmıştır. Senato eyaletlerini (Asia, Bithynia-Pontus gibi) eski konsüller veya praetorlar (rütbelerine bakılmaksızın proconsul unvanıyla) yönetirken; imparator eyaletlerini doğrudan merkeze bağlı legatuslar idare etmiştir (Demircioğlu, 1953). Valiler eyalet içinde hem baş hâkim hem askeri komutan hem de diplomatik temsilci sıfatıyla mutlak yetkiye (imperium) sahipti. Valinin yanında mali işlerden sorumlu olan ve validen bağımsız olarak hazineye hesap veren bir quaestor (defterdar) bulunurdu. Özellikle Augustus döneminden itibaren mali denetim sıkılaştırılmış; İmparator Tiberius'un "İyi bir çoban koyununun yününü kırpar, fakat derisini yüzmez" sözü, bu yeni idari anlayışın simgesi olmuştur (Demircioğlu, 1953).
2. Senato Eyaletleri (Provinciae Senatus): İçte kalmış, pasifize edilmiş, zengin ve asker barındırmayan eyaletler (Anadolu'da Asia ve Bithynia et Pontus). Buralara eskisi gibi Senato tarafından birer yıllık kura ile proconsul'ler atanmaya devam etti (Richardson, 1976).
Bu dönemle birlikte Cumhuriyet'in o yağmacı zihniyeti dizginlenmiştir. Valilere devlet hazinesinden sabit maaşlar bağlanmış ve görev süreleri (özellikle imparator eyaletlerinde) uzatılarak uzun vadeli bir idari planlama yapmaları sağlanmıştır. Vali, görevini kötüye kullandığında doğrudan İmparator'a veya Senato'daki özel mahkemelere şikayet edilebiliyordu.
Dahası, publicani şirketlerinin sınırsız vergi toplama yetkileri kademeli olarak tırpanlanmıştır. Augustus vergi toplama işini doğrudan eyaletlere atadığı kendi şahsi maliye memurlarına (procurator) ve yerel kent meclislerindeki elitlere (decuriones) devretti (Badian, 1972). Bu reformlar sayesinde 1. ve 2. yüzyıllar boyunca Anadolu, yolların yapıldığı, su kemerlerinin inşa edildiği, kentlerin anıtsal yapılarla donatıldığı Pax Romana (Roma Barışı) dönemini yaşadı. Sömürülen bir taşra olmaktan çıkıp, imparatorluğun kültürel, entelektüel (İkinci Sofistik akımı) ve ekonomik ağırlık merkezine dönüştü.
6. Roma’nın Son Yüzyıllarında Eyalet Sisteminin Büyük Dönüşümü (3. ve 4. Yüzyıl)
Principatus döneminin sağladığı görece refah ve istikrar, MS 3. yüzyıldaki "Askeri Anarşi" kriziyle paramparça oldu. Sınır boylarındaki sürekli savaşlar (Doğu'da Sasaniler, Batı'da Germenler), orduların maliyetinin katlanarak artmasına, enflasyona ve paranın (denarius) değerinin tamamen düşmesine neden oldu. Ordu komutanlarının valilik gücünü kullanarak peş peşe imparatorluklarını ilan etmeleri (gaspçı generaller dönemi), Roma devletinin idari mekanizmasını felç etti.
Bu derin çöküşten çıkış yolu, İmparator Diocletianus (MS 284-305) ve onu takip eden I. Constantinus tarafından kurulan "Dominatus" rejimi ve hayata geçirilen radikal, katı merkeziyetçi reformlarda bulundu. Magie (1950) ve Lintott'un (1993) da işaret ettiği gibi, Diocletianus’un amacı sistemi "hizmet odaklı" olmaktan çıkarıp, devletin ve ordunun beka sorununu çözecek "kaynakları merkeze pompalayan" devasa, hantal ve baskıcı bir askeri-bürokratik makineye dönüştürmekti.
Geç Roma (Geç Antik Çağ) Eyalet sistemindeki devrimsel dönüşümler şunlardır:
1. Eyaletlerin Parçalanması (Balkanizasyon) ve Yeni Hiyerarşi: Diocletianus, valilerin elindeki siyasi ve askeri gücü kırarak askeri darbe yapma potansiyellerini ortadan kaldırmak için devasa eyaletleri çok küçük parçalara böldü. Toplam eyalet sayısı 50'lerden 100'ün üzerine çıktı. Örneğin, eskiden tek bir idari yapı olan devasa Asia eyaleti; Phrygia, Lydia, Caria, Hellespontus gibi küçük ünitelere bölündü (Magie, 1950). Parçalanan bu küçük eyaletler, tamamen yeni bir üst idari mekanizma olan Dioecesis (Diyosez) adı verilen büyük bölge müdürlüklerine bağlandı. Diyosezlerin başında Vicarius unvanlı üst düzey bürokratlar bulunuyordu. Vicariuslar da doğrudan imparatorun sağ kolu olan Praefectus Praetorio'lara bağlıydı. Bu sistem devasa bir bürokrasi yaratmış ve eyalet halkı ile imparator arasına geçilmez bürokratik duvarlar örmüştür.
2. Sivil ve Askeri Yetkinin Kesin Ayrımı: Cumhuriyet ve Erken İmparatorluk valisi, hem en yüksek yargıç hem de en yüksek askeri komutandı. Diocletianus ve Constantinus bu geleneği kökünden yıktı. Eyalet valilerinin (praeses veya consularis) elinden tüm askeri yetkiler alındı. Vali sadece vergi toplamak, adalet dağıtmak ve sivil asayişle ilgilenmekle yükümlü bir sivil memur haline geldi. Ordunun ve sınır güvenliğinin komutası ise doğrudan merkeze bağlı profesyonel generallere (Dux ve daha sonra Comes) devredildi (Lintott, 1993). Bu ayrım, valilerin orduları isyan ettirmesini önlemiş olsa da, sivil idare ile askeri komuta arasında sürekli yetki krizlerine ve eyalet içindeki koordinasyonun bozulmasına yol açmıştır.
3. Ekonomik Baskı, Annona ve Kuriyal Sınıfın Çöküşü: Geç Roma eyalet yönetiminin Anadolu ve diğer coğrafyalardaki en trajik sonucu ekonomi ve kent hayatı üzerinde yaşanmıştır. Para sisteminin çökmesi üzerine devlet, orduyu ve başkenti beslemek için vergileri ayni (mal bazlı - tahıl, zeytinyağı, şarap) olarak toplamaya başladı. Annona adı verilen bu yeni tarımsal vergilendirme, köylülerin ve toprak sahiplerinin belini büktü.
A.H.M. Jones (1998), Roma'nın yerel idare mekanizmasının kalbi olan kent meclislerinin (Curia) bu dönemde nasıl bir hapishaneye dönüştüğünü çarpıcı bir şekilde anlatır. Devlet, toplanması gereken vergi miktarını belirler ve bu miktarın tahsilatını yerel kent elitlerine (Decurion'lara / Curiales'e) zorunlu kılardı. Eğer halktan yeterli vergi toplanamazsa, aradaki farkı bu yerel elitler kendi kişisel servetlerinden ödemek zorundaydı. Bu uygulama, yüzyıllardır kentlerine tiyatrolar, hamamlar yaptıran hayırsever yerel burjuvazinin tamamen yok olmasına yol açtı. İnsanlar kent meclisine üye olmaktan kaçmak için orduya, kiliseye katılıyor ya da kırsala sığınıyordu. Devlet, vergi kaçışını önlemek için herkesi mesleğine ve toprağına bağlayan yasalar çıkardı. Çiftçilerin toprağı terk etmesi yasaklandı ve Avrupa'nın Ortaçağ'daki "serflik" sisteminin temelleri olan Colonus sistemi (toprağa bağlı köylülük) Anadolu'da da kök saldı.
Sonuç
Roma eyalet sistemi, bir yargıcın görev tanımından yola çıkarak, zamanla milyonlarca insanın yaşamını, kültürünü ve ekonomisini düzenleyen, Akdeniz havzasını tek bir siyasi potada eriten devasa bir devlet aygıtına dönüşmüştür. Cumhuriyet döneminde denetimsizlik ve publicani şirketlerinin doymak bilmez kâr hırsı nedeniyle sistem ağır bir yozlaşmaya sahne olmuş, Anadolu gibi zengin bölgeler ekonomik yıkımın eşiğine gelmiştir.
Ancak Roma'nın pragmatizmi, İmparatorluk dönemindeki idari reformlarla sistemi revize etmeyi başarmış, eyaletleri sömürü alanlarından çıkarıp imparatorluğun yapıtaşları haline getirmiştir. Anadolu bağlamında; eski krallıkların parçalanması, yapay kentlerin inşası ve yerel Helenistik elitlerle kurulan asimetrik ama karşılıklı çıkara dayalı ittifaklar, sistemin esnekliğini göstermektedir. Geç Antik Çağ'da ise krizlerin zorlamasıyla eyalet sistemi, kentin özerkliğine dayanan esnek yapısını kaybetmiş; yerini küçük idari birimlere bölünmüş, askeri ve sivil yetkilerin ayrıldığı, ağır vergiler altında inleyen bir bürokrasiye bırakmıştır. Bu katı ve merkeziyetçi miras, yüzyıllar sonra Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu'yu savunmak için kuracağı "Thema" sistemine giden yolu açan temel kurumsal zemin olmuştur.
________________________________________
Kaynakça
• Badian, E. (1972). Publicans and Sinners: Private Enterprise in the Service of the Roman Republic. Basil Blackwell.
• Forsén, B., & Salmeri, G. (Eds.). (2008). The Province Strikes Back: Imperial Dynamics in the Eastern Mediterranean. Finnish Institute at Athens.
• Jones, A. H. M. (1998). The Cities of the Eastern Roman Provinces. Oxford University Press. (Orijinal baskı 1937).
• Lintott, A. (1993). Imperium Romanum: Politics and Administration. Routledge.
• Magie, D. (1950). Roman Rule in Asia Minor, to the End of the Third Century After Christ (Vol. I: Text). Princeton University Press.
• Richardson, J. S. (1976). Roman Provincial Administration, 227 BC to AD 117. Macmillan Education Ltd.
• • Demircioğlu, H. (1953). Roma devletinin eyalet (provincia) sistemi hakkında: Sistemin esası ve özellikleri. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 11(2-4), 443-459.
• • Kaya, M. A. (2005). Anadolu'da Roma eyaletleri: Sınırlar ve Roma yönetimi. Tarih Araştırmaları Dergisi, 24(38), 11-30.
Yorumlar
Yorum Gönder